BİR GÖNÜLE SULTAN OLMAK

Allah’amı kul olacağız Şeyhleremi?

26/8/2009 ·

Almış başını bir söz,gidiyor
“ şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır.”diye.Nefis terbiyesi gerekir diye.
Kurtuluş bir şeyhi eteğine yapışmaktadır diye de bir anlayış yamamışlar halka.
İllaki de kapısında kul olmadan adam olamayacaksın birilerinin,hizmetinde bulunacaksın,
açlık çekecek sefalet ve gurbetle birlikte kapı kulluğunu da üstüne koyarak,eşiğin dibine uzanacaksın.
Sabah kalkınca bu kim diye sorsun.Teslim olacaksın her şeyden öte,tam olarak,teslim olmadan evvel eğer gurbetten geldiysen aklını ve düşünceni sılanda bırakacaksın,çünkü gideceğin yerde akla ve düşünceye ihtiyacın olmayacak.
Çünkü kişi teslim olduğunda düşünmesine fırsat vermeyecek kadar zikir fikir vird ve şeyhe saygı seminerleriyle zamanı dolacaktır.Akletmesine, bunun için uğraşmasına da gerek yoktur,onun görevi sadece teslim olup kendi adına ortaya konan düşünceleri onaylamaktan ibarettir.
Şeyhinin nesebide nasılsa bir şekilde ehli beyte dayanıyordur,ravilerin rivayetiyle.
Aslında teslim olduğu şeyh zamanın kutbudurda,bundan kimseyede bahsedilmez.
Gelir teslim olursun,artık sen sana hükmedemezsin,şeyhinin insafına kalmışsındır,o sormadan konuşamazsın,bir  ihtiyacın varsa belirtemezsin,çünkü bilen gören seni anlayan birine teslim oldun sen.
Bunun tersini yapıp terbiyesizliğe gerek yoktur.
Anlatırlar dinlerler,ve amel ederler.Artık bu noktadan sonra kitabımızın “Düşünmezmisiniz…”sözünün hükmü yoktur.
Çünkü düşünme işini sizden alarak sizi düşüncelerine onay makamına gerirler,başınızı sallar onaylarsınız,sonuçta asla yanılmayan şeyhinizin sizin için düşündüğünü onaylıyorsuz.
Onlar ne yazarsa yazasın hata yoktur,çünkü onları yargılamak aleyhlerinde düşünmek senin haddin değildir.Onların uydurma hadislerle bile olsa yol göstermesi senin aklının almayacağı
batıni sırlara vakıftır.
Bütün hayatınızın tercihleri tabi olduğunuz cemaatin standartlarıyle çevrilidir.
[/B]
Artık İslam değil Müslüman değil,tabi olduğunuz cemaatin kriterleri geçerlidir.
Bir süre sonra adınız,hedefiniz,değişir.
Bir süre sonra  kitabınız değişir.ın kitabından çok onların yazdıklarını okursunuz.
Çünkü siz ın kitabını anlayamacak kadar ahmaksınızdır.
Tabii olduğunuz şeyhlerin yadıkları size ışık tutacaktır,Allahın kitabı değil,zira ı kitabını sizin gibilerin anlayamacağı kadar derin ve esrarlı indirmiştir.
Adınız Müslüman olmaktan çıkarak tabi olduğunuz cemaatin adını alır.
Hedefiniz değişir,artık hedefiniz “Fitneden eser kalmayıncaya ve ın dini hakim oluncaya kadar mücadele etmek” den çıkar.Size hedef olarak orta bir yol bulurlar,ne etliye nede sütlüye karışmadan ın yeryüzünde tasarruf hakkını gasp edenlerle barışık yaşar gidersiniz,çünkü akletme melekeniz dumura uğramıştır.
ın “Akletmezlermi” tavsiyesinin hükmü kalkmıştır artık.Akledecek kapasiteniz yok olmuştur
zaman içerisinde.
Sürekli size edilen tavsiyeler vardı,çok az yemek,hatta uzun süreli oruçlar tutturmak,
az uyumak,konuşmamak(susmak)insanlar içine çıkmamak,bol bol zikir yapmak.
Bütün bunlarla istenilen aslında sizin vücudunuzun fonksiyonlarını yitirmesidir.
Çok az yiyeceksin,çünkü az yediğin zaman gerekli gıdaları alamayacak beden,beyin ideal olarak çaılaşamayacak,düşünemeyecek,fikir yüretemeyeceksin.
Bunları sana yaptırarak güçsüz ve iradesiz kalman sağlanır,ne fikren nede fiziken bir direncin olamaz.Akşama kadar oruç tutup,aç susuz duracaksın,beşbin zikir çekeceksin,uyumayacaksın,sonrada açıp on sayfa kitap okuyacaksın….bu mümkün değil.
İşte istenen de budur,bu şekilde bir toplum ortaya çıkarmaktır gaye.Ne Kur’anın nede sünnetin bir önemi yoktur,önemli olan sadece şeyhlerin müritlerine verdiği emirlerdir.
Mürit doğru yanlış demez,burada şöyle olmalı gibi haddini aşan davranışlarda bulunamaz,çünkü Allaha teslim olmuş gibi hatta daha da ileri teslim olmuştur şeyhlerine.
Artık haramların da helallerinde tayin edicisi şeyhtir.Müride sadece söylenene itaat düşer,çünkü ne düşüne biliyordur nede akladebilir.Onun için akleden de düşünende şeyhidir.
Bir arkadaşım vardı Adıyaman’daki şeyhe tabi olmuş.Nasıl bir duygu dedim,çok güzel dedi,ne derse yapıyorum,içim rahat, yol göstericim dedi.
[/B]
Bende şeyhin sana şurda bir kadeh dolusu rakı var iç dese ne yaparsın dedim.
Hiç tereddütsüz cevapladı,hemde çok kabullenmiş olarak,”içerim” dedi.
haram kılmış dedim,beni ilgilendirmez dedi,orasını şeyhim bilir.
Ben onu eleştiremem,onun emirlerini yargılayamam dedi.Yine birisiyle konuşuyoruz,
şeyhi tefsirde çok bariz bir hata yapmış,gösteriyorum,burada harama helal deniyor diyorum,
o kişi ben karışmam diyor,onun yorumunu yapmak benim haddim değil diyor.
Ne kadar garip değimli,garipliği kadar tuhaf,saçma bir anlayış.
ın kitabı ve Rasulullah(sav)ın sünneti bize yetmiyor.Böyle teslimiyetle ilk emir olan
hitaba sırtımızı dönüyoruz.Sonrada düzelemiyoruz,nasıl düzeleceğiz böyle,haramları ve helalleri tayin edenler Rabb’den daha yüksek makama çıkmışken.
Kur’anda anlaşılmıyor nasılsa,çünkü herkes onu anlayamaz,
Peki bu ayeti anlayamazmıyız?
`(Ey insanlar), Rabbinizden size indirilene uyun ve O`ndan başka velilere uymayın.
Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!``(7/3)
Anlarlar aslında ama anlamak için uğraşmayacaklarını kabul ediyorlar.  O yüzden anlamaları imkansız gibi.
Yakup Döğer

Yorum (yok) Yorum yaz!

İLÂH

22/3/2009 · Kategori: Kelimeler kavramlar

Resûl-i Ekrem (sav): "İnsanlar Lâ ilâhe illâllah deyinceye kadar (onlarla)
 cihada memur oldum. Şimdi her kim `Allah'dan başka ilâh yoktur'
 (Lâ İlâhe İllâllah) derse, canını ve malını benden korumuş olur.

 Ancak hakkı ile olursa (yani kalben tasdik ederek söylerse) ne alâ!.
Aksî durumda da hesabı Allahû Teâla (cc)'ya kalmıştır."ı buyurduğu bilinmektedir.
İmam-ı Muhammed (rh.a) bu hadis-i şerifi zikrettikten sonra:
 "Netice olarak bir kimse malûm olan şirk itikadının hilâfı olan tevhidi ikrar
ettiği zaman, İslâm'a girişine hükmolunur.
Çünkü gerçek itikadını (kalbî durumunu) tesbit etme imkânımız yoktur.
Neyi ikrar ettiğini duyarsak, o inançta olduğuna hükmederiz. demiştir.

Bir kimsenin, lâ İlâhe illâllah demesi; dünyevî ve ûhrevî, bir çok
hükmü beraberinde getirir. Dolayısıyla mükellefin bu ikrarı ile
 "neleri reddettiğini" iyi bilmesi gerekir. Bu sebeple İlâh kavramı oldukça önemlidir.

 İlâh kelimesi E-Le-He veya E-Li-He fiilinden gelir.
Lûgatta; kulluk etmek, tutkun ve düşkün olmak, şaşırıp kalmak, ısınmak,
yönelmek ve alışmak gibi mânâlara gelir. Râğıb el Isfahanî:
"Allah ismi celâlinin aslı ilâhtır. Başındaki hemze hazf edilip, önüne elif lâm
getirilerek şânı yüce Rabbimizin ismi olmuştur.
Bununla beraber ilâh kelimesini insanlar, ibadet ettikleri her şeyin ismi
yapmışlardır. Güneşe ilâhe adını vermişlerdir.
Çünkü onu (güneşi) mabûd edinmişlerdi."3 diyerek meseleyi izaha gayret etmiştir.
İslâm âlimlerinin büyük ekseriyetine göre;
lâfza-i celâl türetilmiş olmayan (gayrimüştak, gayrimenkûl ve mürtecel) bir isimdir.
Yani, bu kelime ilk defa hakiki mabûdun özel ismi olarak ortaya konulmuştur.
 Allahû Teâla (cc)'nın zâtı; bütün isim, fül ve sıfatlardan önce gelir.4

 Cahiliyye döneminde; gerek hiçbir kitabı olmayan Mekke müşrikleri,
gerek yahudiler ve hıristiyanlar, Allahû Teâla (cc)'ya inandıkları iddiasındadırlar.
 Ancak Allahû Teâla (cc)'ya, kız veya oğul nisbet ederek küfre düşmüşlerdir.
Zira doğma ve doğurma, bu âlemdeki bazı canlıların vasıflarıdır.
Doğan ve doğuran bütün canlılar ölümlüdür.

Kur'ân-ı Kerim'de bütün bu iddialar çürütülmüştür Nitekim:
"Allah hiçbir evlât edinmemiştir. O'na ortak hiçbir ilâh da yoktur.
(Öyle olsaydı) Bu takdirde elbette her ilâh kendi yarattığını (sürükler)
götürür ve elbette kimi kiminin üstüne çıkıp (galebe edip) yükselirdi.

 Allahû Teâla (cc) onların bütün vasf (u isnad) ettiklerinden münezzehtir."5
hükmü beyan buyurulmuştur.
 Şurası muhakkaktır ki, Allahû Teâla (cc), yarattığı şeylerden hiçbirine benzemez.
Bütün noksan sıfatlardan münezzehtir.
Şimdi konunun daha iyi kavranabilmesi için, Mekke'ye putperestliğin
nasıl girdiğini izah edelim: Arabistan ve özellikle Mekke'ye putperestlik,
Huzaa kabilesinin (Benî Hârise kolunun) lideri olan
Amr b. Luhay tarafından sokulmuştur  Amr b. Luhay tutulduğu bir hastalığın
tedavisi için Suriye'nin Belka adı verilen bölgesine gitmiş
 ve orada bulunan sıcak su kaplıcalarında tedavi olmuştur.

 Bu sırada, orada mûkim olan kimselerin, putlara taptığını görür.
Neden böyle yaptıklarını sorduğunda: "Bunlar ibadet ettiğimiz ilâhlardır.
Onlardan yağmur isteriz, yağdırırlar.

Yardım isteriz imdadımıza koşarlar." cevabını almıştır.
Bunun üzerine, kendisine bir adet put verilmesini rica etmiş ve oradan
aldığı "Hübel" isimli putu Mekke' ye getirmiştir.

Daha Sonra insanları bu puta ibadet etmeye çağırmıştır 
İmam Fahrüddin-i Razi, hadiseyi bu şekilde naklederken;
Amr b. Luhay'ın o dönemde Mekke'nin yöneticisi olduğunu hassaten
belirtmektedir. Ayrıca "tarihçilere göre bu olay
Kral Sabur Zü'1 Ektaf zamanının başlarına tesadüf eder"s diyerek,
Hübel'in Mekke'ye (yaklaşık olarak) miladî 310 senesinde geldiğine işaret etmektedir.

 Mekke müşriklerinin; hem Allahû Teâla (cc)'ya,
hem ilâhlara (putlara) inandıkları kat'i nasslarla sabittir.
Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de "Gözünü aç!. Hâlis din Allah'ındır.

O'nu bırakıp da kendilerine bir takım dostlar (putlar, ilâhlar) edinenler
(derler ki): `Biz bunlara ancak bizi Allah'a daha
fazla yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz.' Şüphe yok ki Allah onlar
arasında ihtilâf edegeldikleri şeyler hakkında hükmünü verecektir..."9

Buyurulmuştur. Dikkat edilirse müşrikler; putlarda ilâhi bir gücün
olduğunu ve kendilerini Allah'a yaklaştıracağını esas almaktadırlar.
Adiy b. Hatem; Fals putu sahasına getirilen ve putun mülkiyetine
geçtiğine inanılan bir devenin tekrar geri alındığına şahit olmuştur.

Deveyi gsri olan Mâlik b. Kulsum'un put tarafından çarpılacağına,
başına bir felâket geleceğine inanmıştır.
Aradan epey zaman geçer. Mâlik'e hiç bir felâket gelmediğini görünce,
 putlara olan inancı sarsılır. Önce hıristiyan olur.
Daha sonra Resûl-i Ekrem (sav)'in tebliğini kabul ederek müslüman olur."1o
Müşrikler puta taş olarak değil, içinde var olduğuna
inandıkları ilâhî güçten istifade için tapıyorlardı.

Dolayısıyla Lâ ilâhe illâllah (Allah'dan başka ilah yoktur) demek, onlara
ağır gelmiştir. Çünkü manevî güç sahibi olduğuna inandıkları putlarını,
en az Allahû Teâla'yı (cc) sevdikleri kadar seviyorlardı.
 Nitekim Kur'ân-ı
Kerim'de "Bazı insanlar, Allah'dan başka O'na şerikler (ortaklar) koşarlar
ve Allah'ı sever gibi onları severler"11
hükmü beyan buyurulmuş ve müşriklerin durumu haber verilmiştir.

Bu âyette geçen nidd kelimesi, çekişen eş (ortak) mânâsınadır.
Fahrüddin-i Razi; "müşriklerin hem Allah'ı hem putlarını eşit
 derecede sevdiklerini" delileriyle izah etmiştir.
 Günümüzde hem müslüman olduğunu söyleyen, hem beşerî bir
ideolojiye inanan insanların psikolojisi,
Mekke müşriklerinin tavrından farklı değildir. Kelime-i tevhidi ikrar ve
tasdik eden bir kimse; Allahû Teâla (cc)'nın kitabında ve Resûl-i Ekrem
(sav)'in sünnetinde yer alan bir hükmün
Mutlak hakikat olduğunu tasdik etmek mecburiyetindedir. Aksi takdirde;
Kelime-i tevhidin mânâsını bilmeden tekrar eden, bir papağanın durumuna düşer.
Bu nokta iyi düşünülmelidir.

 KAYNAKLAR

(1) Sahih-i Müslim, İstanbul 1401, Çağrı Yay., c.I, sh. 51-52 Had. No: 32.

(2) İmam-ı Muhammed, Siyer-i Kebir, İstanbul 1980,
Evs Yay., c. I, sh.163.

(3) Râğıb el-Isfahanî, el-Müfredat fi Garibi'l Kur'ân, İst.1986;
Kahraman Yay., sh. 25-26.

(4) İslâmî Bilgiler Ansiklopedisi, İst. 1980,
Dergâh Yay., c. I, sh.185.

(5) Mü'minûn sûresi: 95.

(6) İbn-i Hişam, es-Siretü'n Nebeviyye,
Kahire 1936, c. I, sh. 79. Aynca İbn-i Kesir, el-Bidaye ve'n Nihaye,
 Beyrut,1966, c. II, sh.187.

(7) Mes'ûdî, Mürûcü'z-Zeheb, Kahire. 1964, c. II, sh. 238.

(8) Fahrüddin-i Razi, Mefatihû'l Gayb (Tefsir-i Kebir), Ankara 1988, Akçağ yay., c. II, sh.136-137.

(9) Zümer Sûresi: 3.

(10) İbn el-Kelbî, Putlar Kitabı, çev. Doç.Dr. B. Düşüngen,
 Ankara 1969, sh. 52.

(11) Bakara sûresi: 165.

(12) Geniş bilgi için bkz. Fahrüddin Razi, a.g.e., c. IV, sh.181-182.
Yusuf Kerimoğlu

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Köprü

20/3/2009 · Kategori: Hikayeler

Bir zamanlar, birbirine bitişik iki çiftlikte yaşayan
 iki erkek kardeş vardı.
 Günlerden birgün bu iki kardeş arasında bir anlaşmazlık başgösterdi.
 İki kardeş arasında o zamana değin ilk
 kez görülen bu anlaşmazlık, giderek büyüdü ve kardeşler
arasında ayrılığa neden oldu.

İki kardeş, birbirlerine yalnızca küsmekle kalmadılar,
yıllardır ortaklaşa kullandıkları tarım makinelerine
değin sahip oldukları tüm araç gereçlerini ve mal
varlıklarını da ayırdılar.

Küçük bir yanlış anlama sonucu başlayan anlaşmazlığı
izleyen ayrılık, giderek büyüyen bir uçuruma dönüştü ve
en sonunda yerini, karşılıklı
kullanılan hoş olmayan sözlere bıraktı.
Bunun arkasından da beklenenler oldu ve kardeşler arasında
önce şiddetli bir kavga, sonra da ürkütücü bir sessizlik
yaşanmaya başladı.

      Bir sabah, bu iki kardeşten büyüğünün kapısına bir usta geldi.
Elinde büyük bir marangoz çantası vardı.
Evsahibinden geçici bir iş istedi:

      "Yapılacak ufak tefek bir işiniz varsa,
 size yardımcı olmak isterim" dedi. "Elimden hemen her iş gelir.
Birkaç gün çalışırım, işi bitiririm."

      Büyük kardeşin aklına o an bir "iş" geldi.

      "Evet, sana göre bir işim var" dedi ve küçük kardeşinin
 çiftliğini işaret etti:

      "Şu derenin karşısındaki çiftlik, komşumundur.
 Daha doğrusu, benim küçük kardeşime aittir o çiftlik.
Geçen haftaya dek benim çiftliğimle onun çiftliği arasında bir otlak vardı.
Sonra o, buldozeriyle oraya ırmak bendi yaptı
ve şimdi aramızda, otlak yerine,
çiftliklerimizi birbirinden ayıran bir dere var."

      İş isteyen adam, büyük kardeşin söylediklerini
dikkatle dinledikten sonra sordu:

      "Benden ne yapmamı istiyorsunuz?" dedi.

      Büyük kardeş önce kuşkusunu, sonra da kararını açıkladı:

      "Kardeşim bunu, bana acı vermek için yapmış olabilir"
dedi. "Fakat şimdi ben, onun yaptığından
 daha büyük bir şey yapacağım."

      Bunları söyledikten sonra adamı aldı, ahırların olduğu
yere götürdü ve duvarın dibinde yığılı duran kütükleri gösterdi:

      "Senden, bu kütükleri kullanarak, iki çiftlik arasında
 üç metre yükseklikte bir çit yapmanı istiyorum" dedi.
"Kaç gün çalışırsan çalış, nasıl yaparsan yap ama bana öyle bir çit yap ki,
gözlerim kardeşimin çiftliğini artık görmek zorunda kalmasın."

      İş arayan usta, başını salladı:

      "Sanırım durumu anladım, efendim" dedi.
"Şimdi bana çivilerin, kazma küreğin yerini gösterin ki hemen işime başlayayım."

      Büyük kardeş ustaya kazma, küreğin ve çivilerin olduğu yeri
gösterdikten sonra, alışveriş yapmak için kasabaya gitti.

      Usta ise, tüm gün boyunca ölçerek, keserek,
çivileyerek sıkı bir biçimde çalışmaya koyuldu.

      Akşam güneş batarken o işini bitirmiş, çiftlik sahibi
büyük kardeş ise alışverişini tamamlamış, kasabadan dönüyordu.

Çiftliğe gelir gelmez ustanın yaptıklarına baktı ve şaşkınlıktan gözleri, yuvalarından fırlayacakmış gibi açıldı.

 Karşısında, yapılmasını istediği çit yoktu ama, derenin bir
 yakasından öteki yakasına uzanan görkemli bir köprü vardı.

      Biri kendi çiftliğinin toprağına, öteki küçük kardeşinin
 çiftliğinin toprağına oturtulmuş sağlam
iki ayak üzerinde, yanlarındaki korkuluklarına varıncaya
 dek tüm ayrıntılarıyla yapılmış ve tam anlamıyla
"usta işi" denilecek kusursuzlukta bir köprü uzanıyordu.

      Büyük kardeş, hâlâ geçmeyen şaşkınlığıyla bu köprüyü
seyrederken, karşıdan birinin geldiğini gördü.
Dikkatle baktığında gelen kişinin, komşusu, yani küçük kardeşi
olduğunu anladı.

      Kardeşi, kollarını iki yana açmış olarak köprünün
karşı ucundan kendisine doğru yürüyordu.

      "Benim sana karşı yaptığım bunca haksızlığa ve söylediğim
bunca kötü sözlere karşın sen, bu köprüyü yaptırarak ne
denli iyi ve ne denli büyük bir insan olduğunu gösterdin"
dedi ağabeyine. "Şimdi bir büyüklük daha yap ve sen de
 kollarını açarak bana gel..."

      Köprünün iki ucundan ortaya doğru yürüyen kardeşler,
köprünün ortasında bir araya geldiler ve özlemle kucaklaştılar.

      Büyük kardeş bir ara arkasına baktığında, çantasını toplayıp,
oradan ayrılmakta olan ustayı gördü.

      "Gitme, dur, bekle" diye seslendi ona.
"Sana yaptıracağım birkaç iş daha var, çiftliğimde..."

      Usta gülümsedi:

      "Ben buradaki işimi tamamladım, gitmem gerek"
dedi ve ekledi:

      "Yapmam gereken daha birçok köprü var."

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Hadislerin Tespiti

20/3/2009 · Kategori: Hadis

Eskiden beri şiir, hitabet, savaş kıssaları ve nesep bilgilerinden
oluşan kültürlerini şifahî yolla nakletme
 geleneğine sahip olan Arapların, ezberleme yetenekleri çok gelişmişti.
Bununla beraber İslamiyet'in doğuşu
 sırasında önemli bir ticaret merkezi konumunda bulunan
Mekke'de okuma yazma bi­lenlerin sayısı,
 Medine'ye nispetle daha çoktu. Bunlardan Müslüman olanlar,
İslamiyet'in ilk devirlerinde Hz. Peygamber (s.a.v)'in emirleri
doğrultusunda hareket ederek
Kur'an-ı Kerim'i yazmakla meşgul olmuştu.

Sade ve tabiî yaşayışları sebebiyle zihinleri berrak olan bu insanların içinde,
işittikleri uzun bir şiiri veya hitabey
i hemen ezberleyebilecek kadar güçlü hafızaya sahip bulunanlar vardı.

Hz. Peygamber (s.a.v)'in, bazı önemli sözlerini,
üçer defa tekrarlaması  ve kelimeleri 'sayılacak derecede' yavaş telaffuz
etmesi  sebebiyle dinleyiciler, söylediklerini kolayca öğrenebiliyor­lardı.

Resulullah (s.a.v)'in meclislerine nöbetleşe katılan ve
emirlerini dinleyip bellemeye gayret eden sahabiler de  duyup öğrendikleri
ha­disleri kendi aralarında müzakere ediyorlardı.

Hz, Peygamber (s.a.v)'in, sahabilere; kendi sözlerini dinleyip
öğrenmele­rini emretmesi ve öğrendiklerini başkalarına tebliğ edenlere
hayr duada bu­lunması  onların hadisleri bir
ibadet şekliyle öğrenip başkalarına nakletmelerini sağlamıştır.

Ayrıca Mescid-i Nebevî'nin bitişiğinde oturan ehl-i Suffe'de
Resulullah (s.a.v)'den hadis tahsil ermişlerdir.

Hz. Peygamber (s.a.v)'in, Mekke'de iken hadisleri yazmak isteyen
her­kese izin vermek istemediği bilinmekle birlikte
Resulullah (s.a.v)'den bu konuda izin alan sahabiler, duyup öğrendikleri
hadisleri, hem ezberlediler ve hem de yazdılar.
"Sahîfe" adıyla anılan bu belgeleri kaleme alan sahabiler arasında,
1000 civarında hadis ihtiva eden
"es-Sahîfetü's-Sâdıka"nm sahibi Abdul­lah ibn Amr başta olmak üzere
Sa'd b. Ubâde, Muâz b. Cebel, Hz. Ali, Amr b. Hazm el-Ensârî,
 Semure b. Cündub, Abdullah ibn Abbâs,
Câbir b. Abdul­lah, Abdullah b. Ebi Evfâ ile Enes b. Mâlik bulunmaktadır.

Bu ilk yazılı kaynaklardan biri olup
Ebu Hureyre tarafından talebesi Hemmâm b. Münebbih'e
yazdırılan ve içinde 138 hadis bulunan "Sahîfetü Hemmâm b. Münebbih"
(es-Sahîfetü's-Sahîha) ilk defa
Muhammed Hamidullah tarafından yayımlanmıştır.

Ebu Musa el-Eş'arî'den oğlunun, ondan da torunun rivayet ettiği
"Müsnedü Büreyd" adıyla tanınan 40 hadislik cüz de vardır.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Hadisin Önemi Ve Mahiyeti

20/3/2009 · Kategori: Hadis

Hadîsin Etimolojik Yapısı ve Kapsamı

"Eski "anlamındaki "Kadîrtin zıddı olan "Hadîs" kelimesi,
(çoğulu e-hâdîs) tahdîs masdanndan isim olup "haber" manasına gelir.

Hadîs kelimesi, İslamiyet'le birlikte farklı bir anlam kazanmış,
âdeta o-nunla kadîm olan Kur'an-ı Kerim'in mukabili kastedilerek
 Resulullah (s.a.v)'in sözlerine "el-Ehâdîsu'l-kavliyye, fiillerine
 "el-Ehâdîsu'1-fi'liyye" ve tasvip ettiği şeylere de (takrir)
 "el-Ehâdîsu't-Takrîriyye" denilmiştir.

Hadis alimleri, Hz. Peygamber (s.a.v)'in yaratılışıyla ilgili özelliklerini
(şemâil) ve ahlakî vasıflarını da hadisin kapsamı içerisine almışlardır.

Bazı alimler, hadis teriminin kapsamını daha da genişleterek
sahabe ve tabiînin şahsî beyan ve fetvalarını da bu kapsama almışlar,
Hz. Peygamber (s.a.v)'e ait olan hadislere "merfû",
sahabeye ait olanlara "mevkuf", tabiîne ait olanlara da "maktu" adını vermişlerdir.

Sonraları merfû, mevkuf ve maktu terimlerinin hepsini ifade etmek üzere
 "haber" kelimesi kullanılmaya başlanınca,
 bir kısım alimler sadece sadece merfû rivayetlere, bazıları da merfû
ve mevkuf rivayetlere hadis demeyi uy­gun görmüşlerdir.

Yine ilk devirlerde Resulullah (s.a.v)'in söz, fiil ve takrirleriyle
 birlikte sa­habe ve tabiîne ait her türlü haberi ifade etmek üzere
"eser" kelimesi de kul­lanılmıştır.

Hadis ile "sünnet"in kapsamları konusunda farklı görüşler
 bulunmakla beraber bu iki terimin eş anlamlı olarak Resulullah (s.a.v)'in
 söz, fiil ve takrir­leri için kullanılması özellikle hadis alimleri
arasında daha fazla kabul görmüş­tür.

Ayrıca hadis ile sünnetin çerçevesini daha da genişleterek
 Hz. Peygamber  (s.a.v)'in ahlakını, şemailini, peygamberlikten önce
söylediklerini ve yaptıkla­rını da bu
çerçeve içine alanlar da olmuştur.

Bunun yanı sıra hadisin; Resulullah (s.a.v) tarafından vaz' edilen
sözlü mesajlar plduğunu, sünnetin ise
 bazen bu sözlü mesajların kendisi ve bazen de bu sözlü mesajlardan
 istinbat edilen hükümler olduğunu belirtenler de olmuştur.

7 imamın ittifak ettiği hadisler

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::